Fatiha okuyamam Aypottan versek! Mayıs 24, 2009
Posted by saika in Derin Düşünceler, İnsanoloji.Tags: ay pot!, esra elönü, Fatiha okuyamam Aypottan versek, Feride, hadi canım hadi İran’a olmadı Arabistan’a olmadı çamaşır asmaya, ipot, kıl zaaflı, laik, laik kızlar cumhuriyet mitinginde, Laik kızlar izdivaç için cumhuriyet mitingine mi gitsin, maik, meyk, odun kafalı, odun pazarı
add a comment
Tanrım cenaze namazı kaç rekattı?
İmam: Ey! Cemaati müslimin merhuma hakkınızı helal ediyor musunuz?
Feride: ETMİYORUM… Allah’a dürüst olmak zorundayım.
ETMİYORUM! Ben ve kardeşlerim hepimiz İstiklal marşı okuduğumuz ülkemizde İSTİKBAL harbine uğratıldık.
Başımızın altındaki saç sürüsünü görmeye heveslenen KIL ZAAFLI zihniyetle savaşımızı rabbin bizi beklediği makama havale ederek kılıç kustuk ve sustuk. Peruk terminolojisi sizin BAŞINIZIN altından çıktı bize dikte ettiniz.
Bizi fakülte kuklası olmaya zorlayarak içinizin eteklerinden yankılanan sinsi yasalarla kıs kıs gülme mitingleri düzenlediniz ve çıraklarınıza örtüye ıslık çaldırarak ustalığınızı gösterdiniz.
Ağzımızı kapatıp kendilerini gölge altına bizi de göz altına alan jop dehası adamlara da Hakkımı helal etmiyorum.(!)
Deney tüplerinde yasak fokurdatıp dumanını bize çektiren prangalı bilim adamlarına ve ikna odası mezarlığını açıp onurumuzu diri diri gömmeye çalışan SERT er despotluğuna, Tevhideyi yerin dibine sokup kelepçeli vals ilkeleriyle kara dosya kıvıran kıvrak vicdanlı hakimiyete, üç dakikalık karanlık eylemi yaparak elektrik idaresini örtüye kontak ettiren o zamanki DEVLET tiyatrosu replikçilerine ve suflörlerine hepsine hakkımı helal etmiyorum.
Örtüyü merdiven silen kadınların başında bir çaresizlik bayrağı gibi yazan kalemi pasaklı senaristlere, “örtülüler benim konserime” gelmesin deyip piyano tuşunu şarjör olarak kullanan aydın müzisyenlere, “hadi canım hadi İran’a olmadı Arabistan’a olmadı çamaşır asmaya” diyen maket demokratlara, “sizden bir şey olmaz” deyip adımıza paçavra paragraflar diken yazarlıkla bahçıvanlık arasında ODUN PAZARI oluşturan İNCE Cik yazarlarımıza, aptallık yangınına körükle giden ve bizden itfaiyeci olmamızı bekleyen işgüzar sendikalara ET Mİ YO RUM(!)
Benim hakkımın avukatı Allah’tır. O bekle diyorsa bekleriz asıl duruşma topraktan sonraysa topraktan da geçeriz diyordu feride. BAŞIMIZ SAĞ olsun yeter. Ölen özgürlüğümüze şimdilik fatiha okuduysak asıl besmeleyi nerde çekeceğimize BİZ karar veririz..
Esra Elönü – Haber 7
eelonu@mynet.com
Meksika Sınırı / Bir çeşit sırat köprüsü Nisan 25, 2009
Posted by saika in Derin Düşünceler, video, Ödev ( düşünmek bilmek uygulamak), İnsanoloji.Tags: albert camus, amewrika, ülke tv, bir çeşit sırat köprüsü, bosnia bosnia, da te nije Alija, erdal eren, kenan evren, klimalı tüneller, Meksika Sınırı, menderes, Mexico, Mexico border, san diego, Selahattin Yusuf, Srebrenitsa, Tarık Tufan, şeyh galip, İsmail Kılıçarslan
add a comment

- Peki hocam, sen Erdal Eren ve Menderes in fotoğraflarına bakabiliyor musun?
– Bakamıyorum, onun vicdanla alakası var.
- Zaten bir tek Kenan Evren bakabiliyor onlara…
*Bir Ülke TV programı. (1)
* Selâhattin Yusuf, Tarık Tufan ve İsmail Kılıçarslan üçlüsü tarafından cuma akşamları ülke tv de yapılan sanat, edebiyat, kültür, mizah, güncel v.b konuların konuşulduğu sohbet havasında geçen verimli ender yayınlardan biridir. İrkilticidir. Hoştur. Okunmayan kitapları hatırlatır.
*Sırpların yaptığı caniliğe, tecavüzlere, soykırım maksatlı vahşetlere karşılık bosnalıların ölçülü, kendine has adil tavrını, sivilleri hedef almayan mert duruşu özetini içeren bir program yapmışlardır. (2)
*An itibariyle canlı yayında “albert camus yaradır, şeyh galip merhemdir” haklı cümlesinin geçtiği programdır.
* Amerika girişi bir şekilde çok kolay olan ancak meksika tarafına geçilirken yakalanırsa cezasının ölüm olduğu sınır.
*”Restoranda kendilerine ziyafet çekenler ile onları dışarıdan izleyenler arasındaki o incecik camdır”.
*İdamlık bir mahkumun bile sınırı geçmesi halinde özgür olacağı sınırdır.
*Uyuşturucu geçirilen tünelleriyle meşhurdur. Öyle ki yeni tüneller klimalıdır.
(2) Srebrenitsa
Siyah Güzeldir Mart 19, 2009
Posted by saika in Derin Düşünceler, Teyakkuz, İnsanoloji.Tags: Audubon Ballroom, black is beautiful, hakan albayrak, hanzala, malcolm x, Ossie Davis, siyah güzeldir
add a comment

“Siz hiç Malcolm Kardeş’le konuştunuz mu? Ona hiç dokundunuz mu, ya da size bakarak gülümsediği anı yaşadınız mı? Siz hiç can kulağıyla dinlediniz mi onu?”
Ossie Davis
“I am and always will be a Muslim. My religion is Islam.”
-Malcolm x-
Harlem’de, Boston’da, Detroit’te, Mississippi’de, Manhattan’da özgürlüğü öngören bir devrimin sancısı çekiliyordu. Derisinin renginden ötürü aşağılanan insanlar artık birisinin ayağa kalkmasını bekliyorlardı. Birisi ayağa kalkmalı ve işaret parmağıyla ufku göstermeliydi.
Tarihler 19 Mayıs 1925. Omaha kentinde yazgısı diğerlerinden çok farklı olacak bir bebek dünyaya geliyor. “Malcolm little”. Derisinin rengi diğer kardeşlerinden biraz daha açık olduğu için imtiyazlı sayılabilen bir bebek. Fakat bu babasının O’na vereceği biraz fazla değerden başka bir şeye yaramayacak O da diğerleri gibi demokrasi çorağı topraklarda “öteki” sayılacaktı. “öteki” yani hırsız, cahil, katil, dolandırıcı. “öteki” yani siyah! Aslında hepsi bu! Malcolm da beyaz adamların bu sözlerinden (dahası…)
ABD’nin ünlü ‘paparazzi’si Müslüman oldu Şubat 23, 2009
Posted by saika in Derin Düşünceler, İnsanoloji.Tags: america muslim, americe photo muslim, Amerikalı ünlülerin fotoğrafçısı, Elif Kavakçı, hayat hikâyesini, İslam'ı YouTube'dan öğrendim, İslamiyeti Kabul Eden Hanımlar, islamiyeti seçen yabancılar, Justin Timberlak, Justin Timberlak muslim, Justin Timberlake, Justin Timberlake muslim, Justin Timberlake islam, müslim, müslman olan amerikalılar, müslüman, Müslüman Amerikan Derneği, müslüman olan, müslüman olan amerikalı fotoğrafcı, müslüman olan fotoğrafcı, müslüman olan ünlüler, Nicole Queen, Nicole Queen free, Nicole Queen islamic, Nicole Queen muslim, Nicole Queen photo, özel fotoğrafçı, Paper City, Teksaslı fotoğrafçı Nicole, youtube den müslüman olanlar, youtube din, Yusuf Estes
add a comment
Amerika’daki ünlülerin özel fotoğrafçısı ya da başka bir ifadeyle ‘paparazzi’si Nicole Queen, Müslüman oldu. Aralarında Justin Timberlake’in de bulunduğu pop starların ve sporcuların fotoğraflarını çeken Queen’in kareleri Amerika’nın en çok okunan magazin dergilerinin vazgeçilmeziydi. Ancak bir gece YouTube’da İslam’ı anlatan videolar sayesinde Müslümanlığı kabul etti. Teksaslı fotoğrafçı Nicole, hayat hikâyesini bize anlattı. Amerikalı ünlülerin fotoğrafçısı Nicole Queen, uyuşturucu bağımlısı genç bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi uyuşturucu sattığı için tutuklanıp 30 yıl hüküm giydiğinde henüz 4,5 yaşındadır. Sonra abisiyle birlikte annesinin kuzenine evlatlık olarak verilir. Evlatlık verildiği ailenin yanında çok zor günler geçiren Queen’in anneannesinden öğrendiği bir alışkanlığı vardır.
Her pazar otobüse binerek kiliseye gider. Bu durum 17 yaşına kadar devam eder. 17’sine geldiğinde bir apartman dairesi kiralayıp tek başına yaşamaya başlar. Hem okur hem de çalışıp kirasını öder. Bir fotoğraf stüdyosunda makyöz olarak iş hayatına atılan Queen, bir süre sonra fotoğraf çekmeye başlar. Sonra menajerlik yapar. Amerika’nın değişik kentlerine gidip fotoğraf stüdyoları kurar. Tam beş yıl şehir şehir dolaşır. Yorulduğunu farkettiğinde Dallas’a geri döner. Burada kendisine bir stüdyo açarak meşhur W otelindeki Ghost Bar’da ünlülerin katıldığı davetlerde işini yapmaya devam eder.
“Hayatta tek kişi umurumdaydı: BEN”
Queen’in fotoğrafçılığını yaptığı ünlüler arasında Justin Timberlake, Owen Wilson ve Kate Hudson gibi dünyaca ünlü isimler var. Onlarla birlikte birçok ünlü sporcu ve pop starın da fotoğraflarını çekme imkanı bulur. Zamanla sadece burada değil, ünlülerin gittiği diğer eğlence merkezlerinde de fotoğraflar çeker ve bunlar her hafta hem Dallas’taki gazetelerde hem de People ve Paper City gibi dergilerde yayınlanır. Dünyaca tanınan Vogue dergisinde yayınlanınca Queen’in ünü daha da artar. Çevresi genişler. “Her istediğim partiye girebilirdim ve her gittiğim partide muhakkak bir arkadaşla karşılaşırdım. Aşırı seksi, dekolte kıyafetler giyiyor ve bir ton makyaj yapıyordum. Çok popülerdim. Çoğu zaman hayranlarımla karşılaşıyordum. Benimle fotoğraf çekiliyor ve bunları myspace ya da facebookta yayınlıyorlardı. İçtim, eğlendim… Hayatta tek bir kişi umurumdaydı: BEN.” diyen Queen, zaman içerisinde içinin sıkıldığını, yaptığı işin hayatını ve özellikle de ruhunu yıpratmaya başladığını fark eder. Queen, o günleri için ‘Fena bir hayat tarzı bu.’ diyor.
Bir gün Justin Timberlake ile gittiği partide kalabalıklar etraflarını sarar. O zamanki halini şöyle anlatıyor; “Magazincilerin flaşları patlıyordu, üç poz çekip makineyi boynumdan indirdim. Artık devam edemeyecektim. Kendimi çok kötü hissettim. İnsanların çığlıkları, flaş patlamaları, etten duvar ören bodyguardların hali, bağırıp duran menajerler… Justin Timberlake’in normal bir yaşam tarzı sürememesinin sebeplerinden biri de benim. ‘Hayatımda güzel olan nedir’ diye merak etmeye başladım. Etrafımdakilere iyilik olarak ne yapıyordum ki? Hiçbir şey… Sadece eğlenen ve içen insanların resmini çekiyordum. Wow! İşte bu da benim Amerika’ya katkımdı; dünyayı daha materyalist ve boş bir yer yapmak için!”
“İslam’ı YouTube’dan öğrendim”
O geceden sonra kim olduğunu, hayatta neler yaptığını, dünyaya niye geldiğini sorgulamaya başlamış Queen. Gece kulüplerinin yüksek sesli müziği, eğlenen insanların çığlıkları sürekli kulağında (dahası…)
Bir damlasınız Ekim 31, 2008
Posted by saika in Derin Düşünceler, Teyakkuz, İnsanoloji.Tags: 100, çöl, Bir damlasınız, damla, do it, göl, go on
add a comment
Bir damlasınız, göle karışın: Göle düşen damla göl olur, çöle düşen damla buharlaşır çöl olur.
Hak sahibi Mayıs 5, 2008
Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, Teyakkuz, Ödev ( düşünmek bilmek uygulamak), İnsanoloji.Tags: buhari, din, hadis, hadith, hak sahibi, Hz. Muhammed, islam, life style, love, Mohammed, prophet, sadaga Rasulullah, sevgi, wake up
1 comment so far
İsa gelince haber ver! Mayıs 5, 2008
Posted by saika in Derin Düşünceler, Kitap tanıtımı, Paylaşım, Teyakkuz, Ödev ( düşünmek bilmek uygulamak), İnsanoloji.Tags: Allah seni seviyor, cevaplar, derin adam, din, islam, life style, peygamber, sevgi, sorular, yol, İsa, İslam'da cevabı olmayan soru yoktur
1 comment so far
İSA GELİNCE HABER VER ilkin konumunu belirlemelisin, sonra hedefini, ardından yöntemini. hep istikamet üzere mi gidiyorsun, ilkelerine sadık mısın, bunu da sorgula bazen. yolda yürüyen gezgin gibi ol, dön bir gittiğin yola bak. duygularını gözden geçir, düşüncelerini düşün, hedeflerine bak bir daha, rotana dikkat et. yolcuyu yolundan alıkoyacak engeller çıkar karşına, cazip olurlar, sevimlidirler, seni harimine çağırırlar, lezzet ve eğlenceler vaat ederler. oyalandın mı, takılıp kaldın mı, kaybetmeye başladın demektir. her zaman kirli olmaz bu oyalayıcılar, bazen yağmur gibi saftırlar, bir bebek kadar masumdurlar. işte en dehşetengiz yoldan alıkoyucular da onlardır. kanmayasın! hızlı yürümek mi istiyorsun, uzakta mı hedefin? yükün hafif olmalı!
Diğer Kitaplar:
“V for Vendetta” dan… Mayıs 5, 2008
Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, sinema, İnsanoloji.Tags: and, anlamak, are, bulletproof, cannot, cinema, fikir, fikirler kurşun geçirmez, film, idea, ideas, kiss, life style, movie, sinema, us, V for Vendetta, you
1 comment so far
Remember, remember
The 5th of November
The gunpowder treason and plot
I know of no reason
Why the gunpowder treason
Should ever be forgotHatırla,
5 Kasım’ı hatırla
Barut ihanetini ve komplosunu
Zaten aklım almaz
Barut ihanetinin neden unutulacağını
But you cannot kiss an idea…
… cannot touch it or hold it.
Ideas do not bleed.
They do not feel pain.
They do not love.Yalnız bir fikri öpemez,…
…ona dokunamaz
veya onu tutamazsınız.
Fikirler kan ağlamaz.
Acıyı hissetmezler.
Sevmezler.
While the truncheon
may be used in lieu of conversation…
… words will always retain their power.
Words offer the means to meaning…
… and, for those who will listen,
the enunciation of truth.Sözler yerine
kaba kuvvet, kullanılabilse de;…
…kelimeler kudretini
hep koruyacaktır.
Kelimeler anlama ulaşmanın
yollarını ve…
…dinleyenlere hâkikatin
telaffuzunu gösterir.
How did this happen? Who’s to blame?
Certainly there are those
who are more responsible than others.
And they will be held accountable.
But again, truth be told,
if you’re looking for the guilty…
… you need only look into a mirror.Bu nasıl oldu?
Kimi suçlayacağız?
Muhakkak, diğerlerinden daha
mesul tutulacaklar var.
Ve onlar mesul olacaklar.
Yine de, gerçekler söylenecek.
Eğer suçluyu arıyorsanız…
…aynaya bakmanız yeterli olacak.
I dare do all that may become a man.
Who dares more is none.Bir erkeğe yaraşan
her şeyi yapmayı göze alırım;…
…ama daha fazlasını göze almak
erkeklik değildir.
People should not be afraid
of their governments.
Governments should be afraid
of their people.Toplumlar, kendi devletlerinden korkmamalı.
Devletler, kendi toplumlarından korkmalı.
..artists used lies
to tell the truth…
…while politicians used them
to cover the truth up...sanatçılar gerçekleri
söylemek için yalanları kullanır…
..politikacılar ise yalanları
gerçekleri örtmek için kullanır
“By the power of truth, I, while living,
have conquered the universe.”Yaşamımda, fethettim evreni,
doğruluğun kudretiyle.”
Beneath this mask
there is more than flesh.
Beneath this mask there is an idea,
Mr. Creedy.
And ideas are bulletproof.Bu maskenin altında
etten daha fazlası var.
Bu maskenin altında
bir fikir var, Bay Creedy.
Ve fikirler kurşun geçirmez.
Şu anda bir rüyada olmadığınızı ispatlayabilirmisiniz? Mayıs 5, 2008
Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, İnsanoloji.Tags: ahiret, dünya, din, dream, fikir, gerçek, ispat, madde, materyalist, materyalizm, nedir gerçek, rüya, sonsuzluk, yanılgı, zaman, şimdi, şu an
add a comment
İnsanlar rüyalarından uyandıklarında o ana kadar görmüş olduklarının hayal olduğunu anlarlar, ama “uyanma” görüntüsüyle başlayan ve adına “gerçek hayat” dedikleri hayatın bir hayal olabileceğinden nedense hiç kuşkulanmazlar. Oysa, “gerçek hayatımız” dediğimiz görüntüleri algılayış şeklimiz, rüyalarımızı algılayış şeklimizle tamamen aynıdır. Her ikisini de zihnimizde görürüz. Ve rüyalarımızdan uyandırılmadığımız sürece, onların bir hayal olduğunu anlamayız. Ancak uyandığımız zaman “demek ki gördüklerim bir rüyaymış” deriz.
RÜYADAKİ DÜNYA İLE ŞİMDİ ALGILADIĞIMIZ DÜNYA ARASINDAKİ FARK NEDİR?
İnsanlar için gerçek olan; elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Ama duyu organlarımızın bizi yanılttığından söz ettik. Dış dünyanın gerçeğine bilimsel olarak da hiçbir zaman ulaşamayacağımızı vurguladık. Bilimsel açıklamaların yanı sıra içinde yaşadığımız bu algılar evrenini rüya benzetmesiyle açıklamak da mümkündür. Rüyada da “elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz”, ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak bir şey. Bütün bunları beynin dışarısında sağlayan hiçbir maddi gerçeklik yoktur. Açıkça aldanırsınız.
Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran nedir? Gerçek yaşamın sürekli olup, rüyanın kopuk kopuk olması ya da rüyada farklı sebep-sonuç ilişkilerinin bulunması mı? Bunlar temelde önemli farklar değildir. Çünkü sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde oluşur.
Rüya sırasında gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsak, aynı şey pekala içinde bulunduğumuz dünya için de geçerlidir. Rüyadan uyandığımızda gerçek yaşantı dediğimiz daha uzun bir rüyaya başlamadığımızdan hiçbir şekilde emin olamayız. Rüyayı hayal, dünyayı gerçek saymamızın nedeni, sadece alışkanlıklarımız ve ön yargılarımızdır.
Ve bu durum, belki de bir gün, şu anda yaşadığımızı sandığımız dünya hayatından aynen rüyadan uyandırıldığımız gibi uyandırılabileceğimizi gösterir. İşte bu nokta çok önemlidir ve üzerinde mutlaka düşünmek gerekir.
Bunun için rüya örneğini biraz daha derinlemesine düşünmekte yarar vardır. İnsan, rüyasında çok gerçekçi olaylar yaşayabilmektedir. Merdivenden yuvarlanıp bacağını kırabilmekte, ciddi bir trafik kazası geçirebilmekte, bir otobüsün altında kalabilmekte, acıktığında bir pasta yiyip doyabilmektedir. Günlük yaşamda rastlanan olayların benzerleri rüyada da aynı inandırıcılıkla, aynı hislerle yaşanmaktadır. Bu da göstermektedir ki yemek yemek, dokunmak, sertlik hissetmek gibi algılar hiçbir zaman maddenin somut varlığının ispatı olamazlar. Çünkü bu hisler aynı netlikle rüyada da yaşanmaktadır. Ancak maddeyi mutlak varlık olarak kabul eden materyalistler bu noktada büyük bir kavrayış bozukluğuna sahiptirler. Maddenin varlığını ispatlamak için yukarıdakilere benzer örnekler verirler. Çarpık mantıklarına göre taşlara tekme attıklarında ya da tokat yediklerinde acı hissetmeleri, pasta yediklerinde doymaları, insanların otoyolda otobüs gördükleri zaman ezilmemek için kaçmaları maddenin fiziksel varlığının ispatıdır. Anlamakta zorluk çektikleri nokta ise, taşa vurduklarında duydukları acı, pastayı yerken aldıkları tat, otobüs çarpması sırasında yaşanan sertlik ve ağrı gibi bütün algıların da yalnızca zihinde oluştuğudur.
Oysa rüyasında kendisine otobüs çarptığını gören bir kişi yine rüyasında, kaza yaptıktan sonra gözünü hastanede açabilir; sakat kaldığını anlar ama aslında bu bir rüyadır. Yine rüyasında; bir trafik kazasının ardından öldüğünü, ölüm meleklerinin canını aldığını, ahiret hayatının başladığını görebilir. (Bu olay, rüya gibi bir algı olan gerçek dünya hayatında da aynı şekilde yaşanır.) Rüyasında yaşadığı tüm bu olayların görüntülerini, seslerini, sertlik hissini, acıyı, ışığı, renkleri, her türlü hissi gayet berrak bir şekilde algılamaktadır. Rüyada muhatap olduğu algıların tümü gerçek yaşamdaki kadar doğaldır. Rüyasında yediği bir pasta algılardan ibaret olmasına rağmen karnını doyurur. Çünkü doymak da bir algıdır. Oysa ki, gerçekte o anda kişi karanlık bir odadaki bir yatakta uzanmış durumdadır. Ortada ne merdiven, ne trafik, ne otobüs, ne pasta bulunmaktadır. Rüyadaki kişi, dış dünyada karşılıkları bulunmayan algı ve hisleri yaşamakta ve görmektedir. Rüyada, “dış dünya”da hiçbir maddi karşılığı bulunmayan olayların yaşanıyor, görülüyor, hissediliyor olması, “dış dünya”nın tamamen algılardan oluştuğunu çok net biçimde ortaya koymaktadır. İster rüyada olsun, ister günlük yaşamda olsun, görülen, yaşanılan, hissedilen şeylerin hepsi birer algıdır.
Trafik kazası örneğini ele alalım: Bu kazada, otobüsün altında ezilen kişinin beş duyu organından beynine giden sinirler, bir başka insanın beynine paralel bir bağlantıyla bağlansa, kazadaki kişiye otobüs çarptığı anda, o sırada evinde oturmakta olan kişiye de otobüs çarpacaktır. Daha doğrusu, kaza geçiren adamın yaşadığı hislerin tamamını, bir müzik teybine bağlanan iki ayrı kolondan aynı şarkının dinlenmesine benzer biçimde, evinde oturmakta olan kişi de yaşamaya başlayacaktır. Bu kişi evinde oturduğu halde otobüsün fren sesini, otobüsün vücuduna değmesini, kırık kol ve akan kan görüntülerini, kırık ağrılarını, ameliyathaneye sokuluşunun görüntülerini, alçının sertliğini, kolunun güçsüzlüğünü hissedecek, görecek ve yaşayacaktır.
Kazadaki adamın sinirleri kaç kişiye bağlansa bunların hepsi, kazayı başından sonuna kadar yaşayacaktır. Kazadaki adam komaya girse, hepsi komaya girecektir. Hatta, söz konusu trafik kazasına ait algıların tümü bir alete kaydedilse ve bu algılar bir başka kişiye sürekli başa alınarak verilse, bu kişiye de defalarca otobüs çarpacaktır.
Peki o halde, hangisine çarpan otobüs gerçektir? Materyalist felsefenin bu soruya verebileceği çelişkisiz bir cevap yoktur. Doğru cevap, trafik kazasını hepsinin kendi zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yaşadığıdır.
Pasta ve taşa tekme atma örnekleri için de durum aynıdır. Pasta yiyince karnında pastanın şişliğini ve tokluğunu hisseden kişinin duyu organlarına ait sinirler paralel olarak ikinci bir kişinin beynine bağlansa, birinci kişi pasta yediği ve doyduğu anda o kişi de pasta yiyecek ve doyacaktır. Taşa tekme atınca ayağı acıyan materyalistin sinirleri paralel olarak bir başka kişiye bağlansa, bu kişi de taşa vuracak ve canı acıyacaktır.
Peki hangi pasta ve hangi taş gerçektir? Materyalist felsefe, buna da çelişkisiz bir cevap veremez. Doğru ve çelişkisiz cevap şudur: Her iki kişi de pastayı kendi zihinlerinde yiyip doymuşlardır. Her iki kişi de, taşa tekme atış anını tüm detaylarıyla kendi zihinlerinde yaşamışlardır.
Bu durumda insanın algılarını aşması ve dışarı çıkması mümkün değildir. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi bir insanın ruhuna, gerçekte bir bedeni, maddi varlığı ve ortada maddesel herhangi bir ortam olmadığı halde tüm bunları seyrettirmek mümkündür. Öyle ki kişi bunu kesinlikle anlamayacak ve izlettirilen 3 boyutlu mükemmel görüntüleri gerçek zannedip, varlığından da son derece emin olacaktır. Çünkü her insan duyu organlarına bağımlıdır. Ayrıca rüya ile gerçek yaşam arasında belirgin bir fark olmadığı da bu örneklerde açıkça görülmektedir. Bunun gibi şu an yaşadığımız hayatın da bir tür rüya olmadığından hiçbir zaman emin olamayız.
Kaynak: Bilinmiyor
kisiselbasari.com
Kur’an-ı Kerim nasıl terk edilir? Mayıs 5, 2008
Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, Teyakkuz, Ödev ( düşünmek bilmek uygulamak), İnsanoloji.Tags: anlamak, bilgi, Holy Quran, ilgi, islam, kavrayış, Kuran-ı Kerim, nasıl, uyanış
2 comments

*Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır.
Bu kitap bir çoğumuz için artık Kur’an-ı azim değil Kur’an-ı mehcur.
Yani büyük, şanlı, asil kitabımız; içinde şerefimiz ve itibarımız olan, kemikleşmiş değer ve ilkelerimizi ısrarla vurgulayan, bize sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerimizin (hablun min�ennâs) ve vicdanımızın sesi (basâiru li�nnâs) olan kitap değil; ya çocukluk yıllarımızı, ya mahalle camilerini, ya kandil gecelerini, ya da pişmanlık ve nostaljiyle karışık cemaat ortamlarındaki tefsir derslerini hatırlatan, artık terk ettiğimiz bir kitap.
Peki, Kur’an nasıl terk edilir?
Kimimiz Kur’an-ı okuyarak terk ederiz
Gece gündüz hatim indiririz. Bir ölünün toprağına okuyup geçeriz. Şifa niyetine okur, fal bakar, sağa sola üfürür, şifre arar, güllü yasin hatmeder, teberrüken tilavet ederiz. Hafızlık yarışmalarında birincilikler alırız. Davudi seslerimizle salonları inletiriz. Ne dendiğine hiç bakmayız çünkü önemli değildir. Önemli olan lahuti bir sesin içimizi huzurla doldurmasıdır.
İşte bu Kur’an-ı mehcurdur.
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak için
Kimimiz saygı göstererek terk ederiz.
İşlemeli kılıflara koyup duvarlara asarız. Saygımızdan peygamberin ismini bile anmayız. Anınca da kırk çeşit salavat getiririz. Öyle saygılıyızdır ki Kur’an-a, saygımızdan ne dediğini anlamayı bile saygısızlık sayarız.
İşte bu Kur’an-ı mehcurdur,
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için
Kimimiz yazarak terk ederiz.
Kufi-den rıka-ya, sülüs-ten cülus-a hat sanatının nadide örnekleriyle bezenmiş türkuaz ve altın sarısı yazmalara işleriz. Hat ve tezhip sanatının mükemmel örneklerini sergileriz. İnceden inceye yazar, bir noktası için kırk divid harcarız.
İşte bu Kur’an-ı mehcur-dur.
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için
Kimimiz konuşarak terk ederiz.
Kur’an üzerine bol bol konuşuruz. Nutuklar atar, hutbeler irad ederiz. Konuşmalarımızı en güzel ayetlerle süsleriz. Besmele, hamdele ve salvele ile başlar, hur-i iyn dualarıyla bitiririz.
*İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için.
* Oysa bu kitap esas itibarîyle yaşayan hayatın içinde okunur. Yaşayan hayattan koptuğu an terkedilmiş (mehcur) olur. Çünkü onun oluş ve doğuş tabiatında dosdoğru yaşayan hayatın içinden gelen (kitabun qayyime) özelliği vardır. Keza hakkında bilgi sahibi olurken bile metafizik bir gerilim içinde ve korku ve titreme (huşu) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini açmaz.
* Peki, nedir Kuran?
Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda Allah şuuru (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda birlikte yürümeye davet eder. Bu şuur uyandıktan sonra bilgiye insan kendisi ulaşacaktır.
Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır; tarih, tabiat ve hayat… Bilgi bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir. İnsana düşen bunları aramak, esaslı bir hakikat arayışına girmek, tarihin, tabiatın ve hayatın neresinde ise bulup ortaya çıkarmak, Çin’de de olsa gidip almaktır.
Kuran sınırlı sayıda bilgi verdiği yerde bile esas itibarîyle şuur oluşturmak istemektedir. Kuran-ın yazılı bir metin olarak, tekrarlı, kesintili, vurgulu ve dalgalı akışında bunu görmek mümkündür. Esasında Kuran, deruni dile ve cânu gönüle yönelmiş bir hitabettir.
Kuran, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği halde uygulanmayan, o çok bilenen fakat oralı olunmayan, çeşitli sebeplerle savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun li�n-nâs) uyandırmak ister (45/20). Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler; iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik gibi temel insanlık değerleri (hablu�n-nâs) üzerinde ısrarla durur (3/112) ve sürekli olarak bunları talep eder. Bunları aynı zamanda Allah’ın ipi/yolu/değerleri (hablullah) olarak vazeder (3/112).
Kuran bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister. Yardım eder, aptalca bir yanlışlığa düşmememiz için bizi uyarır. Allah kavramının peşine düşürerek, her şeyden bağımsızlaşmamızı sağlar. Böylece bizi her tür batıl bağımlılıktan kurtararak özgürleştirir. Bu anlamda Kuran işaret parmağı gibidir. Bilfiil, bizzat ve hemen şimdi işaret ettiği yöne gitmemizi ister, işaret parmağının kendisi ile uğraşı p durmamızı değil.
(İhsan Eliaçık’ın 16 Mayıs 2007 tarihli yazısından kısaltılmıştır.)










