jump to navigation

Hak sahibi Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, Teyakkuz, Ödev ( düşünmek bilmek uygulamak), İnsanoloji.
Tags: , , , , , , , , , , , , ,
add a comment

Sevgili Peygamberimiz şöyle dedi:

Sahibi olmayan bir araziyi kim ihya (diriltme) ederse, bu araziyi herkesten ziyade o hak kazanır.

Buhari, Hars 15

İsa gelince haber ver! Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Derin Düşünceler, Kitap tanıtımı, Paylaşım, Teyakkuz, Ödev ( düşünmek bilmek uygulamak), İnsanoloji.
Tags: , , , , , , , , , , ,
1 comment so far

İSA GELİNCE HABER VER ilkin konumunu belirlemelisin, sonra hedefini, ardından yöntemini. hep istikamet üzere mi gidiyorsun, ilkelerine sadık mısın, bunu da sorgula bazen. yolda yürüyen gezgin gibi ol, dön bir gittiğin yola bak. duygularını gözden geçir, düşüncelerini düşün, hedeflerine bak bir daha, rotana dikkat et. yolcuyu yolundan alıkoyacak engeller çıkar karşına, cazip olurlar, sevimlidirler, seni harimine çağırırlar, lezzet ve eğlenceler vaat ederler. oyalandın mı, takılıp kaldın mı, kaybetmeye başladın demektir. her zaman kirli olmaz bu oyalayıcılar, bazen yağmur gibi saftırlar, bir bebek kadar masumdurlar. işte en dehşetengiz yoldan alıkoyucular da onlardır. kanmayasın! hızlı yürümek mi istiyorsun, uzakta mı hedefin? yükün hafif olmalı!


Diğer Kitaplar:

“V for Vendetta” dan… Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, sinema, İnsanoloji.
Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , ,
add a comment

Remember, remember
The 5th of November
The gunpowder treason and plot
I know of no reason
Why the gunpowder treason
Should ever be forgot

Hatırla,
5 Kasım’ı hatırla
Barut ihanetini ve komplosunu
Zaten aklım almaz
Barut ihanetinin neden unutulacağını

But you cannot kiss an idea…
… cannot touch it or hold it.
Ideas do not bleed.
They do not feel pain.
They do not love.

Yalnız bir fikri öpemez,…
…ona dokunamaz
veya onu tutamazsınız.
Fikirler kan ağlamaz.
Acıyı hissetmezler.
Sevmezler.

While the truncheon
may be used in lieu of conversation…
… words will always retain their power.
Words offer the means to meaning…
… and, for those who will listen,
the enunciation of truth.

Sözler yerine
kaba kuvvet, kullanılabilse de;…
…kelimeler kudretini
hep koruyacaktır.
Kelimeler anlama ulaşmanın
yollarını ve…
…dinleyenlere hâkikatin
telaffuzunu gösterir.

How did this happen? Who’s to blame?
Certainly there are those
who are more responsible than others.
And they will be held accountable.
But again, truth be told,
if you’re looking for the guilty…
… you need only look into a mirror.

Bu nasıl oldu?
Kimi suçlayacağız?
Muhakkak, diğerlerinden daha
mesul tutulacaklar var.
Ve onlar mesul olacaklar.
Yine de, gerçekler söylenecek.
Eğer suçluyu arıyorsanız…
…aynaya bakmanız yeterli olacak.

I dare do all that may become a man.
Who dares more is none.

Bir erkeğe yaraşan
her şeyi yapmayı göze alırım;…
…ama daha fazlasını göze almak
erkeklik değildir.

People should not be afraid
of their governments.
Governments should be afraid
of their people.

Toplumlar, kendi devletlerinden korkmamalı.
Devletler, kendi toplumlarından korkmalı.

..artists used lies
to tell the truth…
…while politicians used them
to cover the truth up.

..sanatçılar gerçekleri
söylemek için yalanları kullanır…
..politikacılar ise yalanları
gerçekleri örtmek için kullanır

“By the power of truth, I, while living,
have conquered the universe.”

Yaşamımda, fethettim evreni,
doğruluğun kudretiyle.”

Beneath this mask
there is more than flesh.
Beneath this mask there is an idea,
Mr. Creedy.
And ideas are bulletproof.

Bu maskenin altında
etten daha fazlası var.
Bu maskenin altında
bir fikir var, Bay Creedy.
Ve fikirler kurşun geçirmez.

Şu anda bir rüyada olmadığınızı ispatlayabilirmisiniz? Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, İnsanoloji.
Tags: , , , , , , , , , , , , , , , ,
add a comment

İnsanlar rüyalarından uyandıklarında o ana kadar görmüş olduklarının hayal olduğunu anlarlar, ama “uyanma” görüntüsüyle başlayan ve adına “gerçek hayat” dedikleri hayatın bir hayal olabileceğinden nedense hiç kuşkulanmazlar. Oysa, “gerçek hayatımız” dediğimiz görüntüleri algılayış şeklimiz, rüyalarımızı algılayış şeklimizle tamamen aynıdır. Her ikisini de zihnimizde görürüz. Ve rüyalarımızdan uyandırılmadığımız sürece, onların bir hayal olduğunu anlamayız. Ancak uyandığımız zaman “demek ki gördüklerim bir rüyaymış” deriz.

RÜYADAKİ DÜNYA İLE ŞİMDİ ALGILADIĞIMIZ DÜNYA ARASINDAKİ FARK NEDİR?

İnsanlar için gerçek olan; elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Ama duyu organlarımızın bizi yanılttığından söz ettik. Dış dünyanın gerçeğine bilimsel olarak da hiçbir zaman ulaşamayacağımızı vurguladık. Bilimsel açıklamaların yanı sıra içinde yaşadığımız bu algılar evrenini rüya benzetmesiyle açıklamak da mümkündür. Rüyada da “elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz”, ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak bir şey. Bütün bunları beynin dışarısında sağlayan hiçbir maddi gerçeklik yoktur. Açıkça aldanırsınız.

Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran nedir? Gerçek yaşamın sürekli olup, rüyanın kopuk kopuk olması ya da rüyada farklı sebep-sonuç ilişkilerinin bulunması mı? Bunlar temelde önemli farklar değildir. Çünkü sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde oluşur.

Rüya sırasında gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsak, aynı şey pekala içinde bulunduğumuz dünya için de geçerlidir. Rüyadan uyandığımızda gerçek yaşantı dediğimiz daha uzun bir rüyaya başlamadığımızdan hiçbir şekilde emin olamayız. Rüyayı hayal, dünyayı gerçek saymamızın nedeni, sadece alışkanlıklarımız ve ön yargılarımızdır.

Ve bu durum, belki de bir gün, şu anda yaşadığımızı sandığımız dünya hayatından aynen rüyadan uyandırıldığımız gibi uyandırılabileceğimizi gösterir. İşte bu nokta çok önemlidir ve üzerinde mutlaka düşünmek gerekir.

Bunun için rüya örneğini biraz daha derinlemesine düşünmekte yarar vardır. İnsan, rüyasında çok gerçekçi olaylar yaşayabilmektedir. Merdivenden yuvarlanıp bacağını kırabilmekte, ciddi bir trafik kazası geçirebilmekte, bir otobüsün altında kalabilmekte, acıktığında bir pasta yiyip doyabilmektedir. Günlük yaşamda rastlanan olayların benzerleri rüyada da aynı inandırıcılıkla, aynı hislerle yaşanmaktadır. Bu da göstermektedir ki yemek yemek, dokunmak, sertlik hissetmek gibi algılar hiçbir zaman maddenin somut varlığının ispatı olamazlar. Çünkü bu hisler aynı netlikle rüyada da yaşanmaktadır. Ancak maddeyi mutlak varlık olarak kabul eden materyalistler bu noktada büyük bir kavrayış bozukluğuna sahiptirler. Maddenin varlığını ispatlamak için yukarıdakilere benzer örnekler verirler. Çarpık mantıklarına göre taşlara tekme attıklarında ya da tokat yediklerinde acı hissetmeleri, pasta yediklerinde doymaları, insanların otoyolda otobüs gördükleri zaman ezilmemek için kaçmaları maddenin fiziksel varlığının ispatıdır. Anlamakta zorluk çektikleri nokta ise, taşa vurduklarında duydukları acı, pastayı yerken aldıkları tat, otobüs çarpması sırasında yaşanan sertlik ve ağrı gibi bütün algıların da yalnızca zihinde oluştuğudur.

Oysa rüyasında kendisine otobüs çarptığını gören bir kişi yine rüyasında, kaza yaptıktan sonra gözünü hastanede açabilir; sakat kaldığını anlar ama aslında bu bir rüyadır. Yine rüyasında; bir trafik kazasının ardından öldüğünü, ölüm meleklerinin canını aldığını, ahiret hayatının başladığını görebilir. (Bu olay, rüya gibi bir algı olan gerçek dünya hayatında da aynı şekilde yaşanır.) Rüyasında yaşadığı tüm bu olayların görüntülerini, seslerini, sertlik hissini, acıyı, ışığı, renkleri, her türlü hissi gayet berrak bir şekilde algılamaktadır. Rüyada muhatap olduğu algıların tümü gerçek yaşamdaki kadar doğaldır. Rüyasında yediği bir pasta algılardan ibaret olmasına rağmen karnını doyurur. Çünkü doymak da bir algıdır. Oysa ki, gerçekte o anda kişi karanlık bir odadaki bir yatakta uzanmış durumdadır. Ortada ne merdiven, ne trafik, ne otobüs, ne pasta bulunmaktadır. Rüyadaki kişi, dış dünyada karşılıkları bulunmayan algı ve hisleri yaşamakta ve görmektedir. Rüyada, “dış dünya”da hiçbir maddi karşılığı bulunmayan olayların yaşanıyor, görülüyor, hissediliyor olması, “dış dünya”nın tamamen algılardan oluştuğunu çok net biçimde ortaya koymaktadır. İster rüyada olsun, ister günlük yaşamda olsun, görülen, yaşanılan, hissedilen şeylerin hepsi birer algıdır.

Trafik kazası örneğini ele alalım: Bu kazada, otobüsün altında ezilen kişinin beş duyu organından beynine giden sinirler, bir başka insanın beynine paralel bir bağlantıyla bağlansa, kazadaki kişiye otobüs çarptığı anda, o sırada evinde oturmakta olan kişiye de otobüs çarpacaktır. Daha doğrusu, kaza geçiren adamın yaşadığı hislerin tamamını, bir müzik teybine bağlanan iki ayrı kolondan aynı şarkının dinlenmesine benzer biçimde, evinde oturmakta olan kişi de yaşamaya başlayacaktır. Bu kişi evinde oturduğu halde otobüsün fren sesini, otobüsün vücuduna değmesini, kırık kol ve akan kan görüntülerini, kırık ağrılarını, ameliyathaneye sokuluşunun görüntülerini, alçının sertliğini, kolunun güçsüzlüğünü hissedecek, görecek ve yaşayacaktır.

Kazadaki adamın sinirleri kaç kişiye bağlansa bunların hepsi, kazayı başından sonuna kadar yaşayacaktır. Kazadaki adam komaya girse, hepsi komaya girecektir. Hatta, söz konusu trafik kazasına ait algıların tümü bir alete kaydedilse ve bu algılar bir başka kişiye sürekli başa alınarak verilse, bu kişiye de defalarca otobüs çarpacaktır.

Peki o halde, hangisine çarpan otobüs gerçektir? Materyalist felsefenin bu soruya verebileceği çelişkisiz bir cevap yoktur. Doğru cevap, trafik kazasını hepsinin kendi zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yaşadığıdır.
Pasta ve taşa tekme atma örnekleri için de durum aynıdır. Pasta yiyince karnında pastanın şişliğini ve tokluğunu hisseden kişinin duyu organlarına ait sinirler paralel olarak ikinci bir kişinin beynine bağlansa, birinci kişi pasta yediği ve doyduğu anda o kişi de pasta yiyecek ve doyacaktır. Taşa tekme atınca ayağı acıyan materyalistin sinirleri paralel olarak bir başka kişiye bağlansa, bu kişi de taşa vuracak ve canı acıyacaktır.

Peki hangi pasta ve hangi taş gerçektir? Materyalist felsefe, buna da çelişkisiz bir cevap veremez. Doğru ve çelişkisiz cevap şudur: Her iki kişi de pastayı kendi zihinlerinde yiyip doymuşlardır. Her iki kişi de, taşa tekme atış anını tüm detaylarıyla kendi zihinlerinde yaşamışlardır.

Bu durumda insanın algılarını aşması ve dışarı çıkması mümkün değildir. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi bir insanın ruhuna, gerçekte bir bedeni, maddi varlığı ve ortada maddesel herhangi bir ortam olmadığı halde tüm bunları seyrettirmek mümkündür. Öyle ki kişi bunu kesinlikle anlamayacak ve izlettirilen 3 boyutlu mükemmel görüntüleri gerçek zannedip, varlığından da son derece emin olacaktır. Çünkü her insan duyu organlarına bağımlıdır. Ayrıca rüya ile gerçek yaşam arasında belirgin bir fark olmadığı da bu örneklerde açıkça görülmektedir. Bunun gibi şu an yaşadığımız hayatın da bir tür rüya olmadığından hiçbir zaman emin olamayız.

Kaynak: Bilinmiyor

kisiselbasari.com

Kur’an-ı Kerim nasıl terk edilir? Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, Teyakkuz, Ödev ( düşünmek bilmek uygulamak), İnsanoloji.
Tags: , , , , , , , ,
add a comment

*Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır.

Bu kitap bir çoğumuz için artık Kur’an-ı azim değil Kur’an-ı mehcur.

Yani büyük, şanlı, asil kitabımız; içinde şerefimiz ve itibarımız olan, kemikleşmiş değer ve ilkelerimizi ısrarla vurgulayan, bize sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerimizin (hablun min�ennâs) ve vicdanımızın sesi (basâiru li�nnâs) olan kitap değil; ya çocukluk yıllarımızı, ya mahalle camilerini, ya kandil gecelerini, ya da pişmanlık ve nostaljiyle karışık cemaat ortamlarındaki tefsir derslerini hatırlatan, artık terk ettiğimiz bir kitap.

Peki, Kur’an nasıl terk edilir?

Kimimiz Kur’an-ı okuyarak terk ederiz
Gece gündüz hatim indiririz. Bir ölünün toprağına okuyup geçeriz. Şifa niyetine okur, fal bakar, sağa sola üfürür, şifre arar, güllü yasin hatmeder, teberrüken tilavet ederiz. Hafızlık yarışmalarında birincilikler alırız. Davudi seslerimizle salonları inletiriz. Ne dendiğine hiç bakmayız çünkü önemli değildir. Önemli olan lahuti bir sesin içimizi huzurla doldurmasıdır.
İşte bu Kur’an-ı mehcurdur.
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak için

Kimimiz saygı göstererek terk ederiz.
İşlemeli kılıflara koyup duvarlara asarız. Saygımızdan peygamberin ismini bile anmayız. Anınca da kırk çeşit salavat getiririz. Öyle saygılıyızdır ki Kur’an-a, saygımızdan ne dediğini anlamayı bile saygısızlık sayarız.
İşte bu Kur’an-ı mehcurdur,
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için

Kimimiz yazarak terk ederiz.
Kufi-den rıka-ya, sülüs-ten cülus-a hat sanatının nadide örnekleriyle bezenmiş türkuaz ve altın sarısı yazmalara işleriz. Hat ve tezhip sanatının mükemmel örneklerini sergileriz. İnceden inceye yazar, bir noktası için kırk divid harcarız.
İşte bu Kur’an-ı mehcur-dur.
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için

Kimimiz konuşarak terk ederiz.
Kur’an üzerine bol bol konuşuruz. Nutuklar atar, hutbeler irad ederiz. Konuşmalarımızı en güzel ayetlerle süsleriz. Besmele, hamdele ve salvele ile başlar, hur-i iyn dualarıyla bitiririz.

*İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için.

* Oysa bu kitap esas itibarîyle yaşayan hayatın içinde okunur. Yaşayan hayattan koptuğu an terkedilmiş (mehcur) olur. Çünkü onun oluş ve doğuş tabiatında dosdoğru yaşayan hayatın içinden gelen (kitabun qayyime) özelliği vardır. Keza hakkında bilgi sahibi olurken bile metafizik bir gerilim içinde ve korku ve titreme (huşu) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini açmaz.

* Peki, nedir Kuran?
Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda Allah şuuru (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda birlikte yürümeye davet eder. Bu şuur uyandıktan sonra bilgiye insan kendisi ulaşacaktır.
Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır; tarih, tabiat ve hayat… Bilgi bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir. İnsana düşen bunları aramak, esaslı bir hakikat arayışına girmek, tarihin, tabiatın ve hayatın neresinde ise bulup ortaya çıkarmak, Çin’de de olsa gidip almaktır.
Kuran sınırlı sayıda bilgi verdiği yerde bile esas itibarîyle şuur oluşturmak istemektedir. Kuran-ın yazılı bir metin olarak, tekrarlı, kesintili, vurgulu ve dalgalı akışında bunu görmek mümkündür. Esasında Kuran, deruni dile ve cânu gönüle yönelmiş bir hitabettir.
Kuran, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği halde uygulanmayan, o çok bilenen fakat oralı olunmayan, çeşitli sebeplerle savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun li�n-nâs) uyandırmak ister (45/20). Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler; iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik gibi temel insanlık değerleri (hablu�n-nâs) üzerinde ısrarla durur (3/112) ve sürekli olarak bunları talep eder. Bunları aynı zamanda Allah’ın ipi/yolu/değerleri (hablullah) olarak vazeder (3/112).
Kuran bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister. Yardım eder, aptalca bir yanlışlığa düşmememiz için bizi uyarır. Allah kavramının peşine düşürerek, her şeyden bağımsızlaşmamızı sağlar. Böylece bizi her tür batıl bağımlılıktan kurtararak özgürleştirir. Bu anlamda Kuran işaret parmağı gibidir. Bilfiil, bizzat ve hemen şimdi işaret ettiği yöne gitmemizi ister, işaret parmağının kendisi ile uğraşı p durmamızı değil.

(İhsan Eliaçık’ın 16 Mayıs 2007 tarihli yazısından kısaltılmıştır.)

Mason şirinler Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Derin Düşünceler, İnsanoloji.
Tags: , , , , , , , , ,
add a comment


Şirinler, mason locasının ürünü mü?

Şirinler yıllarca komünizm propagandası yapmakla suçlanmıştı. Şimdi ise İtalyan araştırmacı Antonio Soro karakterlerin ve hikayenin arkasında bir Mason locası olduğunu söylüyor.
Küçük sevimli mavi yaratıkların yaşamını ve kötü kalpli Gargamel’le olan mücadelesini anlatan çizgi film klasiği “Şirinler” 1958′de Belçikalı çizer Peyo Cullifors tarafından çizgi roman yapıldı.

Şirinler yıllarca komünizm propagandası yapmakla suçlanmıştı. Şimdi ise İtalyan araştırmacı Antonio Soro karakterlerin ve hikayenin arkasında bir Mason locası olduğunu söylüyor.

Soro, “Şirinler, gerçek bilgi ve masonluk” adlı kitabında her bir mavi şirinler yaratığının gnostik (tanrının sırrını bilgi temelinde arayan felsefik akım) karakterinde en gizli mason localarından birini sakladığını yazdı.

Şirin baba karakteri de bu mason locasının Büyük Üstadı… Şirinler’in renklerinin de masonik bir yorumu var: Mavi gnostik ekolde gizemli Tanrı’nın çocuklarını, beyaz saflığa özlemi, Şirin Baba’nın kırmızı külahı da ruhun ateşini simgeliyor.

Erkek şirin sayısının 99 olması masonluğun kademelerini temsil ediyor. Gargamel, loca dışında masonların sırlarını öğrenmeye çalışan, Şirine ise “ilahi uyumu” yıkan dişi öğe.

Sabah

30.04.2006

Bu denizler neden birbirine karışmıyor? Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, Ödev ( düşünmek bilmek uygulamak), İnsanoloji.
Tags: , , , , , , , , , , , ,
add a comment

Denizlerin Birbirine Karışmaması

Akdeniz’in suyu, Cebelitarık Boğazı’nda Atlas Okyanusu ile karşılaşır. Ama bu karşılaşma sonucu kendi sıcaklık, tuzluluk ve yoğunluk özellikleri değişmez. Çünkü iki deniz arasında da bir sınır vardır.


Bu denizlerde büyük dalgalar, güçlü akıntılar ve gel-gitler olmasına rağmen deniz suları birbirlerine karışmazlar ya da bu sınırı aşmazlar. Bilimin çok yakın geçmişte keşfettiği bu gerçek 14 asır önce Kuran’ın Rahman Suresi’nde haber verilmiştir.

Denizlerin, araştırmacılar tarafından çok yakın bir geçmişte tespit edilen bir özelliği, Kuran’ın Rahman Suresi’nde şöyle bildirilir:

Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler. (Rahman Suresi, 19-20)

Birbirine açılan fakat suları kesinlikle birbiriyle karışmayan denizlerin ayette bildirilen bu özelliği, okyanus bilimciler tarafından çok yakın bir zaman önce keşfedilmiştir. “Yüzey gerilimi” adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle, komşu denizlerin sularının karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller.
Elbette ki insanların, fizikten, yüzey geriliminden, okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kuran’da bildirilmiş olması son derece dikkat çekici bir durumdur.

http://www.muallim.biz/

http://www.harunyahya.org/bilim/hy_bilime_yol_gosterir/bilim4.html

Birileri demiş ki, Kuran-ı Kerim Yüce Allah’ın sözü değil midir (Hâşâ)? Kuran’ı Peygamber mi yazmıştır?(Hâşâ). İşte bu soruya bir cevap:

Peygamber nereden bilsin arap yarımadasından km.lerce uzaklıktaki denizlerin birbirine karışıp, karışmadığını?
Bu gerçek dahi ne zaman belli oldu?
Yıllarca yıl sonra..
Peki Peygamber yıllar sonra ortaya çıkabilecek -teknolojik imkanlara sahip olunması gereken- bir gerçeği nasıl biliyor!
Allah biliyor. Ve bildiriyor. Böylece O, Allah’ın peygamberidir.

Akıllı Tasarım (Intelligent Design) Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, İnsanoloji.
Tags: , , , , , , ,
add a comment

Akıllı Tasarım (Intelligent Design) diye bir şey var. Son günlerde özellikle Amerika’da ki telaş, teoriyi daha da ilgi çekici hale getiriyor.
Acaba Tasarımcı korkusu mu sardı diye düşünmeyin. Bu tasarıyı kabul edenler olduğu kadar tepki verenler de var. Peki nedir bu “Akıllı Tasarım” ? Buradan inceleyin.

Nam-ı diğer, Darwinizm’e meydan okuyan bilimsel hareket. Tasarımcı’nın varlığına inanan din mensupları destekliyor bu gerçeği, peki ya diğerleri? Bunu da Mustafa Akyol’un sitesindeki Bilim,din ve ateizm kategorsinden inceleyebilirsiniz. “Akıllı Tasarım” teorisinin Türkiye sözcüsü Mustafa Akyol. Sitesinde “Akıllı Tasarım”a ilişkin konuları açıklıyor ve sorulara cevap veriyor.

“Göğün boşluğunda Allah’ın emrine boyun eğdirilerek uçuşan kuşlara bakmadılar mı? Şüphesiz bunda inanan bir toplum için âyetler (ibretler) vardır.” 16:79

Kaynak? Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Derin Düşünceler, Paylaşım, İnsanoloji.
Tags: , , , ,
add a comment

Karanlığın kaynağı var mıdır? Karanlığın kaynağı yoktur. Sadece aydınlığın kaynağı olur.

İran çekimi Hz. İsa filmi, vizyona girdi Mayıs 5, 2008

Posted by saika in Paylaşım, sinema.
Tags: , , , , , , , , , , , , , ,
add a comment


İranlı yönetmen Nader Talebzadeh’ın bir süre önce çekimlerine başladığı ve Hz. İsa’nın hayatını anlatan film gösterime girdi.

Mel Gibson’un çektiği ”Tutku: İsa’nın Çilesi” filminin ardından İranlı yönetmen Nader Talebzadeh de bu kez ”İslam”ın bakışıyla Hz. İsa’yı anlatan flim İran’da gösterime girdi.

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’a yakınlığıyla tanınan İranlı yönetmen ve yapımcı Nadir Talepzade, “İsa- Tanrının Ruhu” adlı filmiyle bir ilke imza attı.

İslam dünyasının ilk İsa filminin çekimleri Tahran’da gerçekleşirken, İranlı aktör Ahmet Süleymani, Hz. İsa’yı canlandıran ilk Müslüman oldu.

Yönetmen Talepzade, filmin, Hz. İsa’ya İslami bakış açısını ve Hıristiyanlık ile İslamiyet arasındaki bazı ortak özellikleri de ortaya koyduğunu söyledi.

Mel Gibson’un filminde Hz. İsa’nın yanlış anlatıldığı düşüncesiyle yola çıkan Talebzadeh, “Jesus, the Spirit of God” adlı filmiyle dinlerarası hoşgörü ve anlayışı (!) teşvik etmeyi amaçlıyor.

“Jesus, the Spirit of God”da, Hıristiyanların inanışının aksine Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığı vurgulanıyor ve onun çarmıha gerilme olayının hiç gerçekleşmediği anlatılıyor.

Mel Gibson filminde çarmıha gerilenin Hz. İsa olduğunu gösterirken, Talebzadeh ise çarmıha gerilenin Hz. İsa’ya ihanet ettiğine inanılan havarilerinden biri olan Yehuda olduğunu gösteriyor.

Talebzadeh, “Hz. İsa, Tanrı’nın oğlu değli, hiçbir zaman da olmadı. O bir peygamber. Çarmıha gerilen de Hz. İsa değil onun suretini alan bir başkası” diyerek olaya açıklık getiriyor.

İranlı yönetmenin kurgusunda Hz. İsa, İsrailoğullarının son peygamberi ve Hz. Muhammed’in müjdeci olarak anlatılıyor.

Yönetmen filminde iki din arasındaki farklara rağmen Hz. İsa’nın ortak bir kutsallığa sahip olduğunu gösteriyor. Ancak filmin asıl amacı İslam adına öldüren aşırı uçlar.

Binden fazla oyuncunun yer aldığı film İran’da gösterime girdi. İran dışında gösterilip gösterilmeyeceği ise şimdilik meçhul.

Bu arada filmin 20 bölümlük bir televizyon dizisi halinde yeniden çekilmesi de gündemde.

Kaynak